Gülpembe.
Barış Manço’nun Gülpembe şarkısını ne zaman dinlesem, bu şarkıyı anneannemi tanımış da mı yazmış diye düşünürdüm.
Cumartesi gününden beri kaç kere dinledim, bilmiyorum. Güldüğünde güller açan, geldiğinde baharları getiren anneannem… Dudağımda hep onu söyleyip çağıran türkü, gözlerimde hep onu arayıp bekleyen o son bulut… Karşılıksız artık bekleyişim.
Anneannem öldü.
Haberi aldığımdan beri bu kısa cümleyi içimden ve dışımdan defalarca tekrar etmem, sevdiklerime yazmam ve hatta defterime de yazmam gerekti. İdrak edebilmek için.
Ve edebildim mi, bilmiyorum.
Vefat etti, kaybettik demek içimden gelmiyor. Bir yerlerde okumuştum, çocuklara ölüm haberini verirken “öldü” demek en doğrusuymuş. “Kaybettik,” “Cennete gitti”, “Vefat etti” gibi dolaylı ifadeler kafalarını karıştırırmış, anlayamazlarmış. Galiba söz konusu anneannem olunca ben de yaşım kaç olursa olsun o çocuğum.
İnsan sevdiği birini nasıl kaybedebilir ki? Ölüm bir kayıp mıdır?
Daha 4 ay önce yazmıştım, şurada – ölüm bir insanla ilişkimizin sonu değildir diye. Anneannem ölünce buna bir kez daha emin oldum.
Yasla ilgili de atıp tutmuşum biraz, hayatta olanın yasını tutmak daha zordur diye. Ölümle ilk karşılaşmam değil bu aslında ama şimdi farklı düşünüyorum.
Anneannem, benim için bu hayatta en kıymetli insanlardan biriydi. Hayatta almayı en çok korktuğum haberlerde ilk üçe girebilecek bir haberdi anneannemin ölüm haberi. O ölünce, içimde bir yerde, benim bir parçam da öldü sanki. Eksildim.
Bir zaman, kendimi bir ağaç olarak düşünürsem, köklerim anneannem diye tasvir ederdim. Sonra fark ettim ki anneannem, köklerim değil. O ağaca hayat veren güneş. Yaşamın kaynağı. Anneannem, benim yaşam kaynağım ve kimin gücü yeter ki onun sevgisini, onun bendeki varlığını içimden almaya? Tükenmez, sonsuz bir kaynak ve hep orada. Güneş gibi.
Anneannem, dünyanın en iyi insanıydı. Ondan böyle -di’li geçmiş zaman kullanarak bahsetmem henüz çok tuhaf geliyor. Zamanla alışır mıyım bu hisse, bilmiyorum.
Anneannem, dünyanın en iyi insanıydı ve bu, benim anneannem olduğu için böyle değil. Ama ben, dünyanın en iyi insanı benim anneannem olduğu için çok şanslıydım. Şanslıyım.
Neden öyle olduğunu size anlatayım.
Onunla ister kısacık bir an, ister koca bir ömür geçirmiş olsun, hayatında yollarının kesiştiği bir tek kimsenin dahi, ufacık bile olsa kötü bir şey söylediğini ya da düşündüğünü bilmem… Bir insanın hiç kimsenin kalbini kırmaması nasıl mümkün olabilir 85 senelik ömründe? Kırmadı işte.
Anneannem, o güzel elleriyle bizi doyurdu, besledi. Kocaman sofralar kurdu. Herkesi ağırladı, herkesi. Kimseyi boş çevirmedi. İki göz odalı küçücük evine kocaman bir dünya sığdırdı. Mutlu bir çocukluk geçirdiysem eğer, bunun yüzde elliden fazla payı tek başına ona aittir.
Bütün torunlarını koynunda uyuttu. Torununun çocuğunu gördü, sevdi. Bu dünyada en büyük şükrüm, en sevdiğim iki insanın, oğlumla anneannemin hayat yollarının kesişmiş olmasınadır. Dünya gözüyle birbirlerini tanımış, sevmiş, birbirlerine dokunmuş olmaları…
Benim anneannem hep gülerdi. İçinin güzelliği yüzüne yansıyan insanlardandı. Herkesin iyiliğini isterdi. Hiç kimsenin arkasından konuşmaz, konuşulmasına da izin vermezdi. Kimsenin arasının bozuk, küs olmasına dayanamazdı. Dargınları barıştırmaya çalışırdı.
Anneannem aynı zamanda çok komik bir kadındı. “Beni bu laflarımla anacaksınız, bir Sevim anneannemiz vardı, dersiniz…” diye başlayan cümleler kurardı.
Anneanneciğim… Dün seni toprağa verdikten sonra eve gittik ve seni, senin cümlelerinle andık. Bize bıraktığın bütün güzel anıları tek tek yad ettik. Seni sevgiyle ve gülerek andık. Sanırım sen de böyle olsun isterdin.
Ama bu yas denilen şey biraz garip bir şey. Gözyaşım gözümün ucunda duruyor. Bazen düşüyor ve ayırt edemiyorum; aklıma gelen o güzel anımız gülümsettiği için mi, yoksa seni bir daha dünya gözüyle görmemin mümkün olmadığını fark etmenin hüznüyle mi? Hepsi birbirine karıştı.
O kadar kalabalık bir cenaze törenin oldu ki… Herkes geldi, herkes. Bana seninle geçen en güzel günlerimi hatırlatan herkes oradaydı. Gördün değil mi?
Anneannem, hayatı boyunca her şeyi hep çok güzel ve çok doğru yaptı. Ve giderken bile bunu da planladın değil mi? Hafta sonuna denk getirdin çünkü yine bizi düşündün. Kimse işinden gücünden kalmasın. Kimse senin için zora girmesin, sıkıntıya düşmesin… Sen benim için hayatı hep en kolaylaştırandın. En yalnız hissettiğim anlarda, varlığınla bana hiç de yalnız olmadığımı hatırlatan.
Umarım, sana layığıyla veda edebilmişizdir. Edebilmişimdir. Elimden geleni yaptım. Hep, sen o anlarda beni yönlendirebiliyor olsan ne derdin, diye düşündüm.
Seni son kez hastanede gördüm. Sen benim hep aynı anneannemdin. Bir insan öldükten sonra bile hala bu kadar güzel olmayı nasıl başarabilir? Hayatın boyunca pamuk gibiydin ve yine öyleydin işte. Tek fark, soğuk bedenindi. Sana dokundum. Sevdim. Bana verdiğin her şey için binlerce kez teşekkür ettim. Sanki ben, bildiğim her şeyi senden öğrendim.
Senin kendine has, misler gibi bir kokun vardı. Öldükten sonra da, kadınlar, mis gibi, lavanta kokulu sabunlarla seni yıkadılar. Gül suyu döktüler. Gelin gibi beyazlara sardılar. Seni en güzel halinle, tertemiz şekilde hazırladık son yolculuğuna. Oradaydım, yanı başında. Bu hazırlık anına da eşlik edebildiğim için ayrıca şanslı hissediyorum kendimi, biliyor musun?
Kısa bir süre önce Berat’ın yazdığı şu yazı beni çok etkilemişti. Annesinin yeni doğmuş bir bebekken kendisini ilk yıkayan kişi olduğundan ve kendisinin de annesini son kez yıkayan kişi olduğundan bahsediyordu.
Sen de muhtemelen, dünyaya gözlerimi açtığımda beni ilk kucaklayanlardan, ilk yıkayanlardan birisin. Ve Allah bana, seni son yolculuğuna hazırlarken son suyunu döken kişi olmayı nasip etti. İşte buna şükrediyorum. Beni gördüğünü, hissettiğini biliyorum.
Benim sende ne hakkım olabilir, bilmiyorum, ama varsa eğer, tekrar ve tekrar helal olsun. Umarım asıl sen bana tüm haklarını helal ediyorsundur. Etmişsindir.
Ve biliyorum; elbet bir gün kavuşacağız. Çünkü Yunus Emre’nin de söylediği gibi, “Ölür ise ten ölür, canlar ölesi değil…”
Seni sonsuz bir sevgiyle seviyorum. İyi ki varsın. İyi ki anneannemsin.


